- Mahmut Şahin, sansürün 1908’de tamamen sona erdiği yönündeki yaygın anlatıya itiraz etti.
- Şahin, 1925 tarihli Takrir-i Sükûn Kanunu’nu basına yönelik kısıtlamaların sonraki dönemlerde de sürdüğüne örnek gösterdi.
- Siyasi ve idari baskıların yanında, medya sahiplerinin sevmedikleri veya aynı görüşü paylaşmadıkları kişileri görmezden gelmesini de sansür olarak değerlendirdi.
- Şahin’e göre 24 Temmuz, yalnızca kutlama yapılacak bir tarih değil; basının kendi içindeki görünmez engelleri sorgulaması gereken bir gün.
Tüketiciler Birliği Genel Başkanı Mahmut Şahin, 24 Temmuz dolayısıyla kaleme aldığı köşe yazısında, sansürün 1908’de sona erdiği yönündeki yaygın anlatıya itiraz etti. Şahin, siyasi ve idari baskıların yanında basının kendi yayın tercihleriyle de sansür uygulayabildiğini savundu.
Şahin: Sansür yalnızca devlet eliyle yapılmıyor
Tüketiciler Birliği Genel Başkanı Mahmut Şahin, “Sansür Kaldırılmış da Haberimiz Yok!” başlıklı köşe yazısında 24 Temmuz Basın Bayramı’nın tarihsel anlamını ve günümüzdeki medya düzenini ele aldı.
Şahin’in yazısındaki en sert eleştiri, dışarıdan gelen baskılardan çok basının kendi içinde kurduğu görünmez engellere yönelik oldu. Bakanlar, milletvekilleri, belediye başkanları, il başkanları ve valiler üzerinden oluşabilecek baskıların yanı sıra medya sahiplerinin de haberlerin yayımlanıp yayımlanmamasında belirleyici olabildiğini ifade etti.
“Basının bizatihi kendisi bile sansür uyguluyor.”
Şahin, bir gazete patronunun sevmediği bir kişinin haberine yer vermemesini veya farklı görüşteki isimleri görmezden gelmesini de sansürün bir türü olarak değerlendirdi. Aynı yaklaşımın ulusal medyadan yerel yayın organlarına kadar görülebildiğini savundu.
24 Temmuz’un “bayram” olarak kutlanmasına itiraz
24 Temmuz 1908, İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte gazetelerin yayımlanmadan önce sansür memurlarına gösterilmesi uygulamasının sona erdiği tarih olarak kabul ediliyor. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ise bu günü günümüzde “Basın Özgürlüğü İçin Mücadele Günü” olarak anıyor. (Türkiye Gazeteciler Cemiyeti)
Mahmut Şahin ise bu tarihsel anlatının sansürün tamamen ortadan kalktığı izlenimi oluşturmasına karşı çıkıyor. 1908’de yayım öncesi denetimin kaldırılmış olmasının, sonraki dönemlerde basına yönelik kısıtlamaların sona erdiği anlamına gelmediğini belirtiyor.
Kutlama dilini Kuzey Kore üzerinden yaptığı sert bir benzetmeyle eleştiren Şahin, sansürün sona erdiğinin ilan edildiğini ancak farklı yöntemlerle varlığını sürdürdüğünü öne sürdü.
Takrir-i Sükûn üzerinden devamlılık eleştirisi
Şahin, görüşünü desteklemek için 4 Mart 1925’te kabul edilen Takrir-i Sükûn Kanunu’nu örnek gösterdi.
578 sayılı kanun; ülkenin düzenini, huzurunu, güvenliğini ve asayişini bozduğu kabul edilen teşkilat, girişim ve yayınları hükümetin Cumhurbaşkanı onayıyla yasaklayabilmesine imkân tanıyordu. Kanunun ilk metninde iki yıl yürürlükte kalması öngörülmüştü. (TBMM’de yayımlanan kanun metni)
Şahin’e göre bu örnek bile sansür tartışmasının 1908’de kapanmadığını gösteriyor. Yazısında, bir taraftan sansürün kaldırılışının kutlandığını, diğer taraftan sonraki dönemlerde konuşmayı ve yayın faaliyetlerini sınırlandıran uygulamaların hayata geçirildiğini ifade ediyor.
Tek taraflı tarih anlatısına da karşı çıktı
Mahmut Şahin, 1908 öncesindeki bütün olumsuzlukları II. Abdülhamid’e, sonraki gelişmeleri ise İttihat ve Terakki’ye bağlayan tarih anlayışına da itiraz etti.
Geçmişin yalnızca kusurlar üzerinden okunmasını doğru bulmadığını belirten Şahin, toplumların kendi tarihleriyle kurduğu ilişkinin aşağılayıcı veya tek taraflı bir dile dönüşmemesi gerektiğini savundu.
Sansürün yalnızca Türkiye’ye özgü olmadığını da hatırlatan Şahin, uygulamanın tarihinin Antik Çağ’a kadar uzandığını belirtti. TÜBİTAK Sosyal Bilimler Ansiklopedisi’nde de sansürün milattan önceki dönemlerde ortaya çıktığı, kavramın kurumsal köklerinin Roma dönemine kadar gittiği aktarılıyor. (TÜBİTAK Sosyal Bilimler Ansiklopedisi)
Her yayımlanmayan haber sansür müdür?
Gazetecilikte yayımlanmayan her haberin doğrudan sansür olarak görülmesi mümkün değil. Doğrulanamayan iddiaların elenmesi, özel hayatın korunması, kamu yararının gözetilmesi ve haber değeri taşımayan içeriklerin yayımlanmaması meşru editoryal kararlar arasında bulunuyor.
Ancak bu ölçütlerin herkese eşit uygulanmaması başka bir tartışma doğuruyor. Bir haberin içeriğinden çok haberde adı geçen kişinin siyasi görüşü, kişisel ilişkileri veya yayın sahibinin tercihleri belirleyici oluyorsa, karar editoryal sınırların dışına çıkabiliyor.
Şahin’in eleştirisi de tam olarak bu noktada yoğunlaşıyor: Haber değeri taşıyan bir gelişmenin yalnızca ismi geçen kişi sevilmediği veya aynı görüş paylaşılmadığı için okuyucudan saklanması.
Aynı kelimeyle anılan üç farklı baskı biçimi
Ön sansür: Bir içeriğin yayımlanmadan önce yetkili makamların denetimine sunulmasıdır.
Fiilî sansür: Açık bir yasak bulunmasa bile siyasi, idari, ticari veya kurumsal baskıyla haberin engellenmesidir.
Oto sansür: Gazetecinin veya yayın kuruluşunun doğrudan bir yasakla karşılaşmadan, yaşayabileceği sonuçları düşünerek bir konuyu yayımlamaktan vazgeçmesidir.
Basın özgürlüğü neden okuyucunun da meselesi?
Sansür yalnızca gazetecilerin çalışma şartlarıyla ilgili değil. Hangi bilginin topluma ulaşıp hangisinin görünmez kalacağı, vatandaşın olayları değerlendirme ve sağlıklı karar verme imkânını da doğrudan etkiliyor.
Bu nedenle haber kararlarının doğrulama, kamu yararı ve meslek ilkeleri üzerinden alınması; siyasi veya ticari ilişkilerin editoryal sürece yön vermemesi gerekiyor. Yayın politikalarının açık olması, cevap hakkının korunması ve farklı görüşlere eşit ölçütlerle yaklaşılması, sansür ile gerçek editoryal tercih arasındaki çizgiyi belirginleştirebilir.
Mahmut Şahin’in yazısı, 24 Temmuz’u yalnızca kutlanacak bir tarih değil, basının kendi içindeki görünmez engellerle yüzleşmesi gereken bir gün olarak ele alıyor.
